July 27th, 2010 | Tags:

bu akşam diğer her iş gününde olduğu gibi saat 6′da bitti mesaim. çıkmayacak mısın diye sordu bi arkadaşım. evet dedim ama bi taraftan da çıkınca ne yapacaktım ki o geldi aklıma. eve giderim heralde diye düşündüm. ay sonu olmasından kelli pek param da yok zaten gezip tozucak dedim içimden. evde yapılacak işler vardı her zamanki gibi, e bilgisayarda yapacağım işlerim de var. sıkıcı geçen günün sıkıcı akşam planı da belli oluverdi böylece kendiliğinden.

niye böyle amaçsızlaştığımı düşünürken sonra bir zamanlar işten çıkınca eve koşarak değil uçarak gittiğim günleri hatırladım. eve önce demir kapının sonra eski tahta kapının kilidini açarak değil de zili çalarak geldiğim günleri hatırladım. en pejmürde ev haliyle bile en alımlı gördüğüm eski sevgilimi, seni hatırladım. o sıcakta kendime bile tahammül edemezken sana nasıl sımsıkı sarıldığımı hatırladım. kokunu hatırladım. günün yorgunluğunu unutup nasıl çocuklar gibi şımardığımı hatırladım. yaz sebzelerinden uydurma türlünün ya da makarnayla köz patlıcan salatanın dünyanın en lezzetli yemekleri olduğu günleri hatırladım. gün içinde olan biteni bire bin katıp anlatırken beni dinleyen gözlerini hatırladım.

haliyle şimdi hırsız girmediği ya da su basmadığı takdirde enteresan hiç bi şeyin olmadığı sessiz, sakin evime her akşamki aynı falan filanla vakit öldüreceğimi bilerek dönmek fikri ölesiye itici geldi birden.

gayri ihtiyari oyalandım bi süre daha ofiste. biraz daha düşündüm ve biraz daha sızladı eski yara izlerim. bana üstünden geçen onca zamanı hatırlattılar ama yine de utanmadan özledim seni ben. artık giderek küçülse de virgülden sonraki bilmem kaç basamağıyla hala sıfıra direnen bi frekansla her hatırladığımda seni, kiminin zamanını kiminin mekanını çoktan unuttuğum bir sürü gereksiz, kötü anıyla bağışıklık gösteriyor vücudum.

o zaman şüphem kalmıyor ki özlediğim şey sen değil, o zaman dilimini tümüyle kaplayan duygu yoğunluğu aslında. ne suçlayarak ne de özeleştri yaparak vakit kaybetmeyeceğim. üzüldüğüm şey aynı yoğunluğu yakalamanın zamanla git gide daha da zorlaşacağını biliyor olmak. çünkü her ne kadar aksini iddaa etsek de sert çizgilerimizi çoğaltıyor büyümek.

July 26th, 2010 | Tags:

huzursuzum bugünlerde. ne tadım var ne tuzum. bir şeyler yazmak normalde olduğundan daha fazla geliyor aklıma ama. sanırım bu iyi bi şey. ama sonra yine melankoliğim deyip cayıyorum bende kalıyor yazdıklarım.

hep de tam uyuyacağıma yakın bir sürü düşünce akıyor kafamdan. kimisini pek beğeniyorum ama üşeniyorum kalkıp yazmaya. yazık ki sabahları çoktan unutmuş oluyorum. zaten başka dertlerim oluyor sabah olunca. tatil gunlerinde bile kendimi uğrastıracağım angaryalar üretmişim mesela. bak hemen başladim yine şikayet etmeye. neyse.

cehennem gibi sıcak şu sıra evim. taşınmak istediğimden klimaya falan para harcamak istemiyorum kac kez anlattım. kuytuda kaldığından pek rüzgar da almıyor ev işin kötüsü. pencerelerin hepsi açık ama nafile. bugün terden sırılsıklam uyanınca bi duş aldım ama daha kurulanırken terlemeye başladım. o derece.

televizyonda çocukluk arkadaşım, komşumuzun oğlu mert’i gördüm. gameboy’u vardı onun kıskanırdım. istemiyim diye benim değil arkadaşın ayakları çekerdi bi de. öğretmen çocuğuydu o da. öğretmen çocukları iyi anlaşır kollardı birbirini öyle bi şey vardı benim zamanımda. iyi çocuktu mert. daha içine kapanıktı sokağa pek çıkmazdı ama iyi anlaşırdık. yıllar sonra televizyonda görünce şaşırdım. garip bi duygu. havalı laflarla süslü bi röportaj veriyordu mert. şimdilerde nefret ettiğim elitist piçlerden biri olmuş. gizemli cevaplar veriyor böyle edalı, artis tavırları var. yakışmış da aslına bakarsan tipe filan tam oturmuş. hayat işte nerden nereye.

July 12th, 2010 | Tags:

Dün sabah uykumdan masal iksiri serpilmiş gibi hafif ve huzurla uyandım. Rüyamda bi trende bi yerlere gidiyordum. Bilmediğim küçük kasabaların içinden, tarlaların arasından gidiyordu tren. Ya akşam vaktiydi ya hava kapalıydı. Nereye gittiğimi de bilmiyordum aslında ama çocuksu bi heyecanla varmayı bekliyordum. Mutluydum.

Bi uçağım olsaydı daha hızlı giderdim diye düşündüm. Yolu bilmiyordum ama yukardan tren yolunu takip ederim nasılsa diye hesap edip ikna oldum. Varınca hemen orası olduğunu anlayacaktım biliyordum. Trenin camından seyrettiğim yeşillik alanların uçakla üstünden geçerken nasıl deniz gibi öyle engin uzanacağını hayal ederken aslında uçağım olmadan da uçabildiğimi farkettim. Yüzüme vuran rüzgarı, karnımda kıpraşan kelebekleri ve çok az yolum kaldığını hissettim. Derin bi nefes aldım, serin tertemizdi hava ve gülümsüyordum gözlerimi açtığımda.

May 20th, 2010 | Tags:

buraya kendi yazdıklarımı düşününce, seni hiç tanımayan birilerinin ne yaptığını, ne yaşadığını bilmesinin herhangi bir anlamı yok aslında. çünkü kavgalar, ayrılıklar, aşklar, doğumlar, ölümler herkes üç aşağı beş yukarı aynı şeyleri yaşıyor zaten. ama bütün bunlar olurken insanın ne hissettiğini anlatabilmesinin büyük anlamı var. ki insanda başka bir insanı şaşırtabilen şey bilakis bu his farkı zaten. ilk başta kendin, ifade edebildiğince değerini, önemini kavrayabilirsin çünkü hissettiklerinin.

yüz yüzeyken herhangi birine anlatma gereği duymadığım ve kafamda akıp duran onca şeyi yazıp karşısına geçtiğimde kafamı meşgul eden şeylere karşı önce kendi bakış açım değişiyor. belki de insanın hayatı anlaması kendini anlayabildiği kadarıyla mümkün gerçekten.

aslında “hayat”ı anlamak gibi de bir derdim yok üstelik vakit harcamak için kendi hayatımla ilgili bir sürü daha önemli detay varken. ama günün birinde 45 yaşında mutsuz bir adam olarak uyanırsam eğer; suçu kader vs. gibi soyut şeylere atarak avunmak zorunda kalmamam için, en azından hayatın benimle ilgili kısımlarına hakim olmak zorunda hissediyorum kendimi.

May 14th, 2010 | Tags:

bi keresinde bi çocukla tanışmıştım. epeyi sene geçti üzerinden şimdi adını bırak yüzünü bile tam hatırlayamıyorum.

çocuk kreşte çalışıyordu. bebeklerin altını temizlemek idi görevi. bi kreşte bi sürü bebek olduğundan bi sürü bebek sürekli kaka yaptığından akşama kadar bebek boku temizlediğini anlatmıştı.

dinlerken bi kaç kişiydik tiksinmiyor musun diye sormuştuk. başta çok midem kalktı ama alıştım sonra demişti. sabahtan akşama kadar bok temizleme sohbeti üzerine istemdışı takındığımız acımaklı tavrımıza karşılık ekmek parası hem alın teri, onuruyla kazanılan paranın pisi olmaz filan diye de edebiyat çekmişti bize. heyt be deliyürek falan zamanları daha çok delikanlı vardı memlekette.

neyse bunları konuşurken elinde çikolata soslu sundae vardı. uzunca bi zaman sundaenin üzerinde çikolata sosu görünce sıvı kakaya benzetmiştim.

çok saçma evet de şuraya bağlayacaktım, geçen haftasonu evde yemek yiyorum televizyon açık, bi bebek bezi reklamı oynuyor, dış ses diyor ki “bıt bıt bıt gözenekleriyle sıvı kakayı bile emer” !? nerdeyse tükürüyordum ağzımdakini. iyi emsin de şimdi böyle insanın kafasına sokmaya ne gerek var ki bunu.

ne boktan bi anektot oldu bu böyle.

May 12th, 2010 | Tags:

eski yazdığım çoğu şeyi yine sildim. sonradan sildiğime pişman oluyorum bazen ama okurken de yazdığıma pişman oldum şimdi çoğu için. salla.

ne kadar gizlemeye çalışsam da alt tarafı basit bi şeyden bahsedecekken bile kırk dereden su getirip, ağdalı sözlerle boğup, sonradan ne dediğimi kendim bile anlayamayacağım şekillere sokuyorum. yaparken matah bir şeymiş gibi bundan bir de keyif alıyorum. oysa sadelikten hoşlandığımı falan söylerim. sanırım yine aynısını yaptım. salla.

neyse ses etmeyeceğim bu aralar kendimle fazla iteleşmiyorum.

hep aynı cümleleri kullanıyorum biliyorum. en çok da bişeyleri gizemli bişeylere benzetme çabası içindeyken sürekli “gibi” kelimesini kullanmışım.

neyse dedim ya ses etmeyeceğim kendime.

bu aralar daha az gazete daha çok kitap okuyorum.

ne yaptığımı bilmenize ne gerek var bilmiyorum. uzunca zaman sonra dönüp okuyunca bir zamanlar güzel şeyler yazmış olmak hissi hoşuma gidiyor.

genelde bunalım şeyler yazıyorum farkındayım. yine uzunca zaman sonra okurken bu bunalım şeyler için kendimle alay ediyorum. bu kendimi geçmişten daha güçlü hissettiriyor. evet güçlü olmayı seviyorum. güçlü olamadığım anlarda -ki bu aslında güçlü olmadığım anlamına gelir- güçlü görünmek adına sonradan kendime kızdığım saçmasapan şeyler yapıyorum.

ve aşka -artık- inanmıyorum. hayatın insana birkaç şans tanıdığını ama o sıralar bunu farkedecek olgunlukta olmadığın için ıskaladığını düşünüyorum. hepsi bu.

her mesaj kaygılı hikayeden insanın hayatta hep elindekiyle yetinmek zorunda olduğu ya da buna alışması gerektiği anafikrinin çıkmasına çok sinirleniyorum.

eskiden kendimi akıllı herkesi aptal sanırdım. herkesin hala aptal olduğunu düşünüyorum ama en azından akıllı olmadığımı da görebiliyorum artık. ne yazık ki insanın kendini bilmesi kendisini iyi yönde motive etmiyor. zaten insan kendi kendini niye motive etsin ki?

en çok ihtiyacım olan şeyse diye başlayıp cümleye neyle devam edeyim şaşırdım şimdi birden. neyse salla.

September 22nd, 2009 | Tags:

Ne kadar çaba sarfetsem de bazen içime sinmiyor bir şeyler. Ne özür dileyerek ne vazgeçerek affettiremem kendimi. İçindeyken aslında keyif aldığım ama yalnız kaldığımda kendimi puzzle’ın oturmayan parçası hissettiğim anılar yaratmakla meşgulüm kendime.

Ve kalp kırmayı hapşırmak gibi olağan hale getirdiğim kadar kendimi ait hissetmediğim karelerden uzaklaşmak için de geçerli mazeretler üretmekte ustalaştım giderek.

Sevdiğin yemeğin içinde bir şeyler eksik olduğu halde o çok özlediğin tadın hatrına başından kalkamamak filan gibi. Dönüp bugüne dek pire için yaktığın tüm yorganlardan özür dileyemeyeceğin gibi bundan sonrası için de birden olmadığın bambaşka biri gibi davranamıyorsun. Kendini tanıdıkça beğenmediğin yanlarını yontup köreltmenin bedeliyse giderek daha ağır.

August 26th, 2009 | Tags:

hemen şimdi gece olsun istiyorum ama ışıkları yakmak istemiyorum. her yer öyle sessiz olsun, güneş denizin orta yerine batsın, o battıkça denizden beriye serin, tatlı iyot essin, sonra karanlık, kara bi örtü gibi baştan ayağa çöküp de omuzlarım üşüyünceye dek kımıldamadan seyredeyim istiyorum. ve sen, o karanlığın içinde çığlık çığlığa bağıran ambulansın uzaklaşan sireni gibi göremediğim her saniye iyiden iyiye uzaklaş benden…

August 14th, 2009 | Tags:

zamanlar var soğuyorum her şeyden. değer verdiklerimi değersizce yitirmekten yoruluyorum. yere göğe sığdıramadığım her sıfatın içini boşaltıp söndüren aslında bizzat ben miyim sorusu ürpertirdi eskiden. şimdi pek de umrumda değil. bunun adı yaşlanmak mı yoksa kaşarlanmak mı dürüstçe cevap veremiyorum.

toyluktan mı egodan mı bilmem canı daha tatlı oluyor insanın önceleri. sonra sonra hoyratlaşıyorsun kendine, hayata, aşka. ve sen hoyratlaştıkça; her çatalda ters yöne dönüp, şimdi çıkışının olup olmadığına bile emin olmadığın bir labirentte kaybolmuşsun hissi bürüyor. çocukken korkudan şarkılar çığırdığın karanlık artık dinlendirir oluyor artık insanı.

tarih’in aksine aslında tekerrürden ibaret değil hayat. ‘her seferinde bir şeyler ekleyip başka şeyler koparıyor’, ben bu filmi biliyorum derken muhakkak seni amuda kaldıracak, ağzına pis küfürler aldıracak yeni bir detay katıyor işin içine.

July 17th, 2009 | Tags:

sene 98, titanik filminin kasıp kavurduğu, celine dion’un dillere pelesenk olduğu bi zamanlar; ana haber bültenlerinde filmle ilgili abidik gubidik haberler yapılıyor, dönemin en ünlü spikerlerinden Gülgün Feyman filmin adını ingilizce okunuşuyla “taynanik” olarak telafuz ediyor.

öyle acayibime gitmişti ki günlerce her aklıma geldiğinde güldüğümü hatırlarım. daha sonra ingilizce öğretmenimizden Gülgün Feyman’ın aslında doğru okuduğunu öğrendiğimizdeyse, çok bilmiş böğrüme oturan taşın ağırlı, paha biçilemez…

feysbukta bi arkadaşın şu meşur titanik duruşlu pozuyla çekildiği fotoyu görünce aklıma geliverdi şimdi hiç yoktan. aklım gitmiş benim bence… :)

TOP