boncuk

Bundan yaklaşık bir yıl önceydi, duraktan çalıştığım yere giderken yolumun üzerindeki simitçiden her sabah 3tane boncuk boyoz alırdım. Aslında bildiğimiz üçgen boyozun içinde ince dilim tulum peynir ve domatesle birlikte fırınlanmış hali ama yanında bir fincan çayla öyle lezzetlidir ki…

Adetimdir devamlı alışveriş ettiğim her esnafla ahbap olurum. Daha beni uzaktan görünce benim boncukları sarardı simitçi. Hep aynı simitçiden hep aynı sayıda ve her sabah. Düşününce alışkanlıkları sürdürmeye bayılıyorum gerçekten. Hatta bu kelimeyi kendim için kullanabileceğimi düşünmezdim ama muhafazakarım galiba bu konularda.

Zaman sonra o firmadan hiç istemeyerek ve elimde olmayan sebeplerle ayrılmak zorunda kaldığımda deniz manzaralı ofisim ve rahat çalışma şartlarımdan çok daha fazla boncuğu kaybettiğime üzüldüm…

Küçük şeylere sihirli anlamlar yüklemeyi seviyorum sanırım. Koca şehirde tanesi 3-5 kuruşluk hamur parçasını satan başka yer yokmuş gibi ciddi ciddi üzülmüştüm ben boncuk’a(kişileştirip kesme işareti bile kullanıyorum hatta).

Neyse izlemeyi pek sevdiğim romantik komedilerdeki gibi hüzünle başladığım lafın sonunu gururla tatlıya bağlayacağım; bu sabah yeni işimde ikinci günüm, sabah ofise geldiğimde binanın karşısındaki simitçiyi farkedip kahvaltılık birşeyler almak için iliştim hemen. Camekan tezgahın içinde ne göreyim istersiniz. Evet mucize! benim boncuktan satıyor simitçi :)) Hemen dedim sar 3 tane! Adı ne bunun dedim. Bilmem “tulum” diyorlar dedi. Ne demek bilmem “boncuk” bunun adı diyecektim ama bozmadım hiç varsın tulum olsundu adı. Koştura koştura ofise gittim, eski günlerdeki gibi önce torbanın ağzını dışa rulo ettim sonra da elim yağlanmasın diye sarılı olduğu kese kağıdından bir parça koparıp o çok özlediğim kahvaltının tadını çıkardım. Altın bulsam böyle sevinmezdim heralde.

Mutlu olmak bazen ne kolay bazen ne zor diye düşünüp sırıttım kendi halime.

Simitçi, yarın sabah yine görüşeceğiz ve ertesi sabah ve ondan ertesi sabah ve on… :))

doğrular ve yapılması gerekenler

Hayatta bir şeylere karar vermem gerektiği anlarda bana yol gösteren kendi doğrularım vardı hep. Doğrularım adına feda etmem gerekenlerin bi ucu bana ait bile olsa söküp attım her seferinde. Katı kalpliydim bu yüzden. Ya çok sevildim ya nefret edildim aynı sebepten. Hiç aldırmadım.

Hayatta ara değerler olmadı benim için, ya kabul ettim ya reddettim. Ya seviyordum ya sevmiyordum. Muğlaklıktan, fluluktan hep nefret ettim. Neysem oydum ve aynı netlikte olmak zorundaydı yakına gelmelerine izin verdiklerim.

Asabiydim bu yüzden. Yanıbaşımda doğrularımdı haklı mazeretim. Esnemeyi beceremediğimden kırıldım her seferinde. Yine de pişman olmadım çünkü hissizleşti zamanla tekrar tekrar kırılan yerlerim. Bacaklarıma sağlam basmayı, boynuma dik durmayı öğretmiştim ve düşsem de avuçlarımda toprakla kalkmayı ellerime. Her seferinde daha da sert sapladım topuklarımı toprağa ki tekrar düşmeyeyim. Ve durup yön değiştirmek yerine kırıldığımdan daha çok kırdım her ayağa kalktığımda. Güçlüydüm ya ispat etmeliydim.

Zaman sonra keşfettim ki aslında doğrular ve yapılması gerekenler var bazen hayatta. Her zaman doğru olanları yaparak devam edemiyorsun yola.

Haklı olmak, bazen sadece susmayı da bilmek demekti aslında.

şemsiye

İş görüşmelerine filan gidiyorum ya cicilerim ıslanmasın, ilk intiba önemlidir, insanların karşısına sıçan gibi çıkmayayım diye bugün kendime bir şemsiye aldım. İlk fırsatta bir yerlerde unutup kaybettiğimde daha çok üzüleyim diye de bir sürü para verdim. Kuş bakışı her yanımı örtebilecek büyüklükte bir şemsiyenin ucuzu da yoktu zaten :P

şehirlerin en çok umursamazlığını seviyorum

Sadece senin gibi uyuyup uyanır şehir, gerisine de karışmaz. Kızgın da olsan mutlu da olsan o hiç aldırmaz, hiç istifini bozmaz. Şehir kendi karar verir rengine, karalar bağlamaz sırf canın sıkkın diye, güneş açmaz bu sabah mutlu uyandın diye. Islanır mısın, üşür müsün, sıcaktan bunalır mısın hiç oralı olmaz.

Ama şevkatlidir de yine de, gelme demez sana hiç, yıllarca uğramasan bile döndüğünde tavır koymaz sana misal. Elinden bi şey gelmez belki ama anlatınca dinler seni hep. Sevdiğini belli etmeyen baba gibidir şehir, sen iyi kötü bir şeyler yaşarsın, o ses çıkarmaz, hep arkandadır.

Yine, yeni, yeniden

Sadece blog değil bir şeyler yazmayı bırakalı uzun zaman olmuştu…

Zaman sonra eski yazdıklarımı dönüp okumak hep gülümsetmiştir beni.

Mark Twain’in dediği gibi,

kimse seyretmiyormuş gibi dansetmek, hiç canın yanmamış gibi sevmek, kimse dinlemiyormuş gibi şarkı söylemek ve cenneteymiş gibi yaşamak gerekmiş…

Ben de kimse okumuyormuş gibi hayattan ve beni meşgul eden diğer her şeyden yazmak istiyorum şimdi buraya :)

Eski versiyondaki “Amatör Teleskop Yapımı” konulu yazıları tekrar gözden geçirmem gerekiyor. Kiminin içeriği çok eski kaldı kiminin de resimleri kayıp. Vaktim olursa derleyip tekrar yayınlayacağım.