karanlık

hemen şimdi gece olsun istiyorum ama ışıkları yakmak istemiyorum. her yer öyle sessiz olsun, güneş denizin orta yerine batsın, o battıkça denizden beriye serin, tatlı iyot essin, sonra karanlık, kara bi örtü gibi baştan ayağa çöküp de omuzlarım üşüyünceye dek kımıldamadan seyredeyim istiyorum. ve sen, o karanlığın içinde çığlık çığlığa bağıran ambulansın uzaklaşan sireni gibi göremediğim her saniye iyiden iyiye uzaklaş benden…

zamanlar var

zamanlar var soğuyorum her şeyden. değer verdiklerimi değersizce yitirmekten yoruluyorum. yere göğe sığdıramadığım her sıfatın içini boşaltıp söndüren aslında bizzat ben miyim sorusu ürpertirdi eskiden. şimdi pek de umrumda değil. bunun adı yaşlanmak mı yoksa kaşarlanmak mı dürüstçe cevap veremiyorum.

toyluktan mı egodan mı bilmem canı daha tatlı oluyor insanın önceleri. sonra sonra hoyratlaşıyorsun kendine, hayata, aşka. ve sen hoyratlaştıkça; her çatalda ters yöne dönüp, şimdi çıkışının olup olmadığına bile emin olmadığın bir labirentte kaybolmuşsun hissi bürüyor. çocukken korkudan şarkılar çığırdığın karanlık artık dinlendirir oluyor artık insanı.

tarih’in aksine aslında tekerrürden ibaret değil hayat. ‘her seferinde bir şeyler ekleyip başka şeyler koparıyor’, ben bu filmi biliyorum derken muhakkak seni amuda kaldıracak, ağzına pis küfürler aldıracak yeni bir detay katıyor işin içine.