Bir şeyler

Ne kadar çaba sarfetsem de bazen içime sinmiyor bir şeyler. Ne özür dileyerek ne vazgeçerek affettiremem kendimi. İçindeyken aslında keyif aldığım ama yalnız kaldığımda kendimi puzzle’ın oturmayan parçası hissettiğim anılar yaratmakla meşgulüm kendime.

Ve kalp kırmayı hapşırmak kadar olağan hale getirdiğim gibi, kendimi ait hissetmediğim karelerden uzaklaşmak için geçerli mazeretler üretmekte de giderek ustalaştım.

Sevdiğin yemeğin içinde bir şeyler eksik olduğu halde o çok özlediğin tadın hatrına başından kalkamamak filan gibi. Dönüp bugüne dek pire için yaktığın tüm yorganlardan özür dileyemeyeceğin gibi bundan sonrası için de birden olmadığın bambaşka biri gibi davranamıyorsun. Kendini tanıdıkça beğenmediğin yanlarını yontup köreltmenin bedeliyse giderek daha ağır.

View Comments

Sorry, the comment form is closed at this time.

ait olmadığı bi yerde ait olmadığı bi görevi üstlenmiş şu ağacı düşündüm. küçücük bi saksıya tıkıldığını, 3 misli ebatta olması gerekirken güdük, bakımsız bi otopark korkuluğu olduğunu ona anlatmanın ya da bunun farkına varmasını sağlamanın bi yolu olsaydı dedim. hayata böyle yeşil yapraklarla tutunamazdı eminim.

yaşadığımız çevreyi algımız, olan biteni ne kadar karmaşık düzeyde yorumlayabildiğimizden ibaret ve o kadar karmaşık düşünmeye programlanmışız ki minik bi ağacın varoluş motivasyonundaki sade kusursuzluğu anlayabilmemiz mümkün değil sanırım.

hoş zaten buna kafa yormamıza da gerek yok belki alt tarafı ağaç işte. peki ya yeterince dışarıdan bakılınca mantık olarak bizim de o ağaçtan bi farkımız yok ise? yani yanlış zamanda yanlış bi yerde ait olmadığımız beyhude meşgaleler peşindeysek, ve asıl hazin tarafı da bunun farkında değilsek?

yol kazası

her yolda kaza olabilir. her sessiz görünen sokak birden işlek bir caddeyle kesişebilir. zaten kaza dediğin birbirinden habersiz rotaların kesişmesiyle olur. aksi halde de adı ahmaklık olur. hızlı giden biri aniden yavaşlamıştır bazen, ya da hızlanması gereken farkında değildir, belki içlerinden biri acemidir, bilemezsin her şey olabilir.

neticede kimse kaza yapmak istemez, kimse kazayı da haketmez ama kazalar yine de hep olur.

bazen insan yolun nereye götürdüğünü kestiremez, yolda neler var, onu kaç yağmur bekler bilmez; çünkü o sırada sadece varmak istediği yeri düşünür.

ne var ki ulaşmak istediğimiz yere doğru uzanan her yol bizi oraya götürmez. bunun için yola kızmak da bir şey değiştirmez.

daha önce varmadığı bir yere giden için kalan yolun ne kadar süreceğinin de, yolda kaç kaza geçireceğinin de garantisi yoktur. devam etmenin tek ölçüsüyse yola saçılan parçalarının sende kalanlara oranıdır.

beklemek

herhangi bir şeye karşı içimde en ufak bir istek oluştuğu anda ve belki hatta daha bile önce, hayat illaki alıp henüz boyumun yetişmediği yüksekçe bir rafa kaldırıyor. ve payıma düşen beklemek. ama hep beklemek.

çocukken çikolata yiyebilmek için önce boktan kerevize katlanmak zorundasındır ya; büyüdükçe çikolataya duyduğun heyecan giderek azalıyorken, ona bile ulaşmak için önüne konan kereviz porsiyonu hep artıyor. değişmeden kalan şeyse kerevizin hakikaten hep boktan bir yemek oluşu.

geçenlerde bir yıldan fazla süredir görüşemediğim bir arkadaşım havadis sorunca ilk anda sayabileceğim iyi bir şeyler bulabilmek için beyin kıvrımlarımı zorlamam gerekti. tamam biraz abartıyor olabilirim. allah için çok şikayet edebileceğim kötü bir şey de olmadı ama aslında sorun da bu zaten, ömrün bu kısmını hep en güzel geçecek yıllar olarak öğretmişlerdi oysa.

iki şarkı yan yana

yan yana iki kafeden izbe olanın bahçesinde ben oturuyorum. hava karanlık hem soğuk. üstümü ince giyinmişim yine. iki ayrı bahçeye asılı iki ayrı hoparlörden iki ayrı şarkı çalıyor. o gürültüde öyle iyi karışıyorlar ki sanki hiç bilinmedik bir dilde çok bildik bir şeyleri anlatıyorlar. karşı kaldırımdan adını unuttuğum eski bir tanıdık geçiyor ağır adım, tanımadığım iki insan oturuyor karşı masama ben öyle seyrediyorum. iki şarkıdan hüzünlü olanı önce bitiyor neşeli olanı da artık ben söyletmiyorum. tamam diyorum yetsin bugünlük; herkes evine dönsün, karanlıkta turuncu bu boş sokaklar hiç boşuna uğuldamasınlar bu gece.

anlamsız

uyanınca anlamını yitireceğinden şimdi sarılmaya uğraştığın saçma fikirler hepsi.

her seferinde geç kalmak ya da haklı sandığın sebeplerle erken ayrılmak gittiğin yerlerden.

bıraktığın her şeyin bi çırpıda değişivermek için sanki gidişini gözetmesi.

loş bi barda tanımadığın onca bedenden yayılan eski sevgililerin parfümleri.

özlediğin kadar nefret ettiklerinle birleşip gürültüye karışmışlar.

sen istediğin kadar aldırma.

bakınca ardındaki duvarı gören sinsi iki göz olup saklanmış seçemediğin bi kuytuya.

ne tuhaf ki ait olduğunu sandığın yerlerde yabancı hissetmek aslında üşüdüğünü inkar etmek demek.

o uzaklarda bağırıp duran sirenin huzursuz sesiyse hep yanlış yerlerde dolanıyor.

sallandığını anlarsan yolup indireceğinden korkusuna usulca kıpraşan perde bilmeden saklıyor seni.

ve hiç dokunmasan da durduğu yerde bi şekilde sen soludukça kirleniyor.

bu solgun rutubetli duvarlar bazen unutman gereken çok fazla şey biliyorlar hakkında.

kanaatkar olmak ya da olmamak

hayatta hiç kanaatkar olmasını beceremedim. tabiatım müsait değil aslında biliyorum. hep söylerim en çok korktuğum şey bi gün maçı kontrolüm altına aldığımda uzatmaları oynadığımı farketmek. ciddi anlamda ödüm kopuyor bundan. insan korktuğu ecelden gidermiş ya o hesap benim de lanetim budur belki. gerçi nasılsa bugüne kadar biten her oyunun sonunda hep başka türlü bir şeydi benim istediğim.

tehlikeli bi hile keşfettim: ulaşabileceğin şeylerin sınırını hayat değil ondan beklediklerinle bizzat kendin çiziyorsun. ve yitip gitmen pahasına mutsuz olmaman için bunu bilen hiç kimse de söylemiyor sana.

hayattan beklentilerinin bi sınırı olması gerekmez mi demişti bana… gerçekte öğrendiklerimizden başka sınır olmadığını -ki öğrenmenin aslında bir şeylerin öyle olduğunu kabul etmekten geçtiğini- henüz göremediğimden cevap verememiştim.

öte yandan belli ölçüde otorite kabul edebileceğim birinin, içinde bulunduğum yaş gurubunun hayattan genel beklentilerine ilişkin bi yazısı vardı; o yaşlarda hepsi birbirinin karbon kopyası gibi içinde bulunduğu koşullardan asla memnun değiller, benzer idealler peşinde hep hayattan çok çok daha fazlasını hakettiklerine eminler vs şeklinde detaylı örneklerle boka sıvıyordu hepimizi.

yani sarstı beni ne yalan söyleyeyim. uğruna tırmaladığım ideallerimin koca bi nesle genellenebilecek kadar olağan olması fikri büyük hayal kırıklığı. yine de kendime hedef koyduğum şeylere gün geçtikçe daha kolay ulaşabiliyor olmak bi süredir her duraksadığımda beni yeniden gaza getiren en büyük motivasyon kaynağım. nokta.

yorgundum

kendimle kaldığımda sana laflar biriktiriyordum. söyleyemediğim yeni bir şey yoktu, eskilerini biledikçe sivriliyordu uçları. yuvarlandıkça ufalanan çakıl taşından hayallerim vardı, kırıntılı yanlarını bi araya toplayıp parlak kap kağıtlarına sarıyordum. özenle kıvırıp üçgen yapıyordum kenarlarını. ben kıvırdıkça köşelenen yerlerini bantlıyordum sıkı sıkı.

sanki inanmasam da aksini ispat edemediğim bi şehir efsanesinin başrolünü oynuyordum ama yevmiyesinin derdindeki figüran gamsızlığı vardı üzerimde. yorgundum.

kötü anılar ve sert çizgiler

bu akşam diğer her iş gününde olduğu gibi saat 6′da bitti mesaim. çıkmayacak mısın diye sordu bi arkadaşım. evet dedim ama bi taraftan da çıkınca ne yapacaktım ki o geldi aklıma. eve giderim heralde diye düşündüm. ay sonu olmasından kelli pek param da yok zaten gezip tozucak dedim içimden. evde yapılacak işler vardı her zamanki gibi, e bilgisayarda yapacağım işlerim de var. sıkıcı geçen günün sıkıcı akşam planı da belli oluverdi böylece kendiliğinden.

niye böyle amaçsızlaştığımı düşünürken sonra bir zamanlar işten çıkınca eve koşarak değil uçarak gittiğim günleri hatırladım. eve önce demir kapının sonra eski tahta kapının kilidini açarak değil de zili çalarak geldiğim günleri hatırladım. en pejmürde ev haliyle bile en alımlı gördüğüm eski sevgilimi, seni hatırladım. o sıcakta kendime bile tahammül edemezken sana nasıl sımsıkı sarıldığımı hatırladım. kokunu hatırladım. günün yorgunluğunu unutup nasıl çocuklar gibi şımardığımı hatırladım. yaz sebzelerinden uydurma türlünün ya da makarnayla köz patlıcan salatanın dünyanın en lezzetli yemekleri olduğu günleri hatırladım. gün içinde olan biteni bire bin katıp anlatırken beni dinleyen gözlerini hatırladım.

haliyle şimdi hırsız girmediği ya da su basmadığı takdirde enteresan hiç bi şeyin olmadığı sessiz, sakin evime her akşamki aynı falan filanla vakit öldüreceğimi bilerek dönmek fikri ölesiye itici geldi birden.

gayri ihtiyari oyalandım bi süre daha ofiste. biraz daha düşündüm ve biraz daha sızladı eski yara izlerim. bana üstünden geçen onca zamanı hatırlattılar ama yine de utanmadan özledim seni ben. artık giderek küçülse de virgülden sonraki bilmem kaç basamağıyla hala sıfıra direnen bi frekansla her hatırladığımda seni, kiminin zamanını kiminin mekanını çoktan unuttuğum bir sürü gereksiz, kötü anıyla bağışıklık gösteriyor vücudum.

o zaman şüphem kalmıyor ki özlediğim şey sen değil, o zaman dilimini tümüyle kaplayan duygu yoğunluğu aslında. ne suçlayarak ne de özeleştri yaparak vakit kaybetmeyeceğim. üzüldüğüm şey aynı yoğunluğu yakalamanın zamanla git gide daha da zorlaşacağını biliyor olmak. çünkü her ne kadar aksini iddaa etsek de sert çizgilerimizi çoğaltıyor büyümek.

huzursuzum bugünlerde. ne tadım var ne tuzum. bir şeyler yazmak normalde olduğundan daha fazla geliyor aklıma ama. sanırım bu iyi bi şey. ama sonra yine melankoliğim deyip cayıyorum bende kalıyor yazdıklarım.

hep de tam uyuyacağıma yakın bir sürü düşünce akıyor kafamdan. kimisini pek beğeniyorum ama üşeniyorum kalkıp yazmaya. yazık ki sabahları çoktan unutmuş oluyorum. zaten başka dertlerim oluyor sabah olunca. tatil gunlerinde bile kendimi uğrastıracağım angaryalar üretmişim mesela. bak hemen başladim yine şikayet etmeye. neyse.

cehennem gibi sıcak şu sıra evim. taşınmak istediğimden klimaya falan para harcamak istemiyorum kac kez anlattım. kuytuda kaldığından pek rüzgar da almıyor ev işin kötüsü. pencerelerin hepsi açık ama nafile. bugün terden sırılsıklam uyanınca bi duş aldım ama daha kurulanırken terlemeye başladım. o derece.

televizyonda çocukluk arkadaşım, komşumuzun oğlu mert’i gördüm. gameboy’u vardı onun kıskanırdım. istemiyim diye benim değil arkadaşın ayakları çekerdi bi de. öğretmen çocuğuydu o da. öğretmen çocukları iyi anlaşır kollardı birbirini öyle bi şey vardı benim zamanımda. iyi çocuktu mert. daha içine kapanıktı sokağa pek çıkmazdı ama iyi anlaşırdık. yıllar sonra televizyonda görünce şaşırdım. garip bi duygu. havalı laflarla süslü bi röportaj veriyordu mert. şimdilerde nefret ettiğim elitist piçlerden biri olmuş. gizemli cevaplar veriyor böyle edalı, artis tavırları var. yakışmış da aslına bakarsan tipe filan tam oturmuş. hayat işte nerden nereye.

uçabiliyormuşum meğersem

Dün sabah uykumdan masal iksiri serpilmiş gibi hafif ve huzurla uyandım. Rüyamda bi trende bi yerlere gidiyordum. Bilmediğim küçük kasabaların içinden, tarlaların arasından gidiyordu tren. Ya akşam vaktiydi ya hava kapalıydı. Nereye gittiğimi de bilmiyordum aslında ama çocuksu bi heyecanla varmayı bekliyordum. Mutluydum.

Bi uçağım olsaydı daha hızlı giderdim diye düşündüm. Yolu bilmiyordum ama yukardan tren yolunu takip ederim nasılsa diye hesap edip ikna oldum. Varınca hemen orası olduğunu anlayacaktım biliyordum. Trenin camından seyrettiğim yeşillik alanların uçakla üstünden geçerken nasıl deniz gibi öyle engin uzanacağını hayal ederken aslında uçağım olmadan da uçabildiğimi farkettim. Yüzüme vuran rüzgarı, karnımda kıpraşan kelebekleri ve çok az yolum kaldığını hissettim. Derin bi nefes aldım, serin tertemizdi hava ve gülümsüyordum gözlerimi açtığımda.