Bir şeyler

Ne kadar çaba sarfetsem de bazen içime sinmiyor bir şeyler. Ne özür dileyerek ne vazgeçerek affettiremem kendimi. İçindeyken aslında keyif aldığım ama yalnız kaldığımda kendimi puzzle’ın oturmayan parçası hissettiğim anılar yaratmakla meşgulüm kendime.

Ve kalp kırmayı hapşırmak kadar olağan hale getirdiğim gibi, kendimi ait hissetmediğim karelerden uzaklaşmak için geçerli mazeretler üretmekte de giderek ustalaştım.

Sevdiğin yemeğin içinde bir şeyler eksik olduğu halde o çok özlediğin tadın hatrına başından kalkamamak filan gibi. Dönüp bugüne dek pire için yaktığın tüm yorganlardan özür dileyemeyeceğin gibi bundan sonrası için de birden olmadığın bambaşka biri gibi davranamıyorsun. Kendini tanıdıkça beğenmediğin yanlarını yontup köreltmenin bedeliyse giderek daha ağır.

karanlık

hemen şimdi gece olsun istiyorum ama ışıkları yakmak istemiyorum. her yer öyle sessiz olsun, güneş denizin orta yerine batsın, o battıkça denizden beriye serin, tatlı iyot essin, sonra karanlık, kara bi örtü gibi baştan ayağa çöküp de omuzlarım üşüyünceye dek kımıldamadan seyredeyim istiyorum. ve sen, o karanlığın içinde çığlık çığlığa bağıran ambulansın uzaklaşan sireni gibi göremediğim her saniye iyiden iyiye uzaklaş benden…

zamanlar var

zamanlar var soğuyorum her şeyden. değer verdiklerimi değersizce yitirmekten yoruluyorum. yere göğe sığdıramadığım her sıfatın içini boşaltıp söndüren aslında bizzat ben miyim sorusu ürpertirdi eskiden. şimdi pek de umrumda değil. bunun adı yaşlanmak mı yoksa kaşarlanmak mı dürüstçe cevap veremiyorum.

toyluktan mı egodan mı bilmem canı daha tatlı oluyor insanın önceleri. sonra sonra hoyratlaşıyorsun kendine, hayata, aşka. ve sen hoyratlaştıkça; her çatalda ters yöne dönüp, şimdi çıkışının olup olmadığına bile emin olmadığın bir labirentte kaybolmuşsun hissi bürüyor. çocukken korkudan şarkılar çığırdığın karanlık artık dinlendirir oluyor artık insanı.

tarih’in aksine aslında tekerrürden ibaret değil hayat. ‘her seferinde bir şeyler ekleyip başka şeyler koparıyor’, ben bu filmi biliyorum derken muhakkak seni amuda kaldıracak, ağzına pis küfürler aldıracak yeni bir detay katıyor işin içine.

taytanik

sene 98, titanik filminin kasıp kavurduğu, celine dion’un dillere pelesenk olduğu bi zamanlar; ana haber bültenlerinde filmle ilgili abidik gubidik haberler yapılıyor, dönemin en ünlü spikerlerinden Gülgün Feyman filmin adını ingilizce okunuşuyla “taynanik” olarak telafuz ediyor.

öyle acayibime gitmişti ki günlerce her aklıma geldiğinde güldüğümü hatırlarım. daha sonra ingilizce öğretmenimizden Gülgün Feyman’ın aslında doğru okuduğunu öğrendiğimizdeyse, çok bilmiş böğrüme oturan taşın ağırlı, paha biçilemez…

feysbukta bi arkadaşın şu meşur titanik duruşlu pozuyla çekildiği fotoyu görünce aklıma geliverdi şimdi hiç yoktan. aklım gitmiş benim bence… :)

tılsımını kaybetmiş

Bi süredir uzak kaldım yine kendi sayfama. Geçenlerde domainin yıllık ödemesi gelince hatırladım burayı işin komik yanı. O günden beri de ara ara aklıma geldikçe ne yazacağımı düşünüp, sonra da önce kendime enteresan gelen bir şeyler bulamayınca hep sonraya erteliyorum.

Bazen oturup akar düşünce formatında sayfalarca yazdığım oluyor. Zaman sonra gözüme iliştiğinde okurken, yarattığım kaostan kendim bunalıyorum. Burada da aynı manzarayı görmek istemiyorum. Bu yüzden kendimce kılı kırk yarıyorum bir şeyler yazmadan önce. Kılı kırk yarmış halin bu mu diyen çıkarsa diye koydum “kendimce” yi bu arada.

Eskiden ne kadar çok anlatırsam o kadar iyi anlaşılacağım fikrine sıkı sıkıya bağlıyken; işin aslının böyle olmadığını yeni yeni öğreniyorum. Ya da daha doğrusu kabulleniyorum.

Her hayal kırıklığından bir şeyler öğrenildiği ya da öğrenilmesi gerektiği gerçeğineyse ağzımda hep aynı tadı bıraktığı için olmalı, uzunca bir süre daha inatla itiraz edeceğim sanırım.

Böyle sentimental çiziktirmelerimin sonunu da sevdiğim şarkılarla bitireyim diye bir fikir geldi aklıma. Hem başlık düşünürken de epey yardımı oluyor. Hatta ilk örneği de şöyle olsun,

eğer bir masal perisi
girerse rüyalarına
öldü dersin gül güzeli
tılsımını kaybetmiş…

üç nokta

şizofren biyografisinin hasta ruhlu kahramanı hesabı sanki hepsi hayalmiş, hiç olmamış gibi davrandığım,

koparıp attığım, ve atmaya kıyamadıklarımı küçük karton bi kutuya doldurduğum, hatırlamaktan kendim bile yorulduğum, artık söylemeyip sustuğum, yine de bende kalanları hep güzel kokan anılarım,

bir sonbahar gecesiydi, şehrin en kalabalık meydanında, tanıdığı en büyük acı yere vurduğu kanayan dizlerinden ibaret küçük bi çocuk gibi, utanmadan, sesli sesli ağladım.

şimdi çoğunu unuttuğum keşkelerim, mektup sonlarının işgüzar sevgi sözleriydi üç nokta yerine alışkanlıktan…

yağmur yağmıyor bugün

Günler sonra ilk defa mavi gökyüzü görünüyor penceremden. Sırf sembolik değil hakikaten öyle. Yağmur yağmıyor bugün. Hatta ezel evvel adını hiç merak etmediğim ama sesi hep tanıdık o kuşun cıvıltısı bile var bahçemde bu sabah. Eskiden severdim yağmuru şimdilerde dizlerim üşüyor, yağmur yağdığında buz kesiyor ellerim. Neyse geçti hepsi hava açık bugün. Erken yatıp erken de kalktım. Hatta güzel de bi rüya gördüm. Contact filmini hatırladım. Işık topunun içinde geçirdiğim onca zaman, kimse görmedi bir tek ben, göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Hiç bir şey değişmedi, şimdi güne kaldığım yerden devam etme vakti.

Demişim 7ocak sabahı saat 8buçukta. Fotoğraf da seçip eklemişim üzerine üşenmeyip. Sonra vazgeçip yayınlamamışım. Hatırlıyorum sebebini ve hala da komik geliyor, gülümsüyorum şimdi. Alışkanlıkları unutmak için 14 gün gerekmiş dün duydum, duymazdan geldim. Zamanlama konusunda pek isabetli değilimdir hakikaten.

game ower

Bu sabah yağmurlu havadan camları yoğuşmuş tıkış tıkış bir otobüste, gelen geçenin omuz dirseğinden uzak sote bir yerde, uykuyla uyanıklık arası öyle dikiliyorum; yanımızdan şu kapalı kasa ufak nakliye kamyonlarından biri geçiyor, arkasında süslü ama çamurlu büyük puntolarla “GAME OWER” yazılı. Ukala biriyim ingilizce de biliyorum ya sırıttım görünce. Öyle şapşal gözlerle adamın bir nevi “he now soldier” türevi artistik sloganına bakarken harf hatasıyla bu çakma kalıba soktuğu gizemli yeni anlamı farkettim birden. Adam oyun borçluyum diyordu aslında istemeden. Henüz afyonu patlamamış, trans halindeki zihnime gülme dostum senin de hayata bir oyun borcun var, zaman akıp gidiyor ve sen hala oynamaya başlamadın bence diyordu kamyonunun kıçıyla hem de. Kayboldu yüzümdeki alaycı sırıtış. Hey gidi bilge kamyoncu lafı gediğine koydun, beni efkara boğdun sabah sabah. Hehe :)

boncuk

Bundan yaklaşık bir yıl önceydi, duraktan çalıştığım yere giderken yolumun üzerindeki simitçiden her sabah 3tane boncuk boyoz alırdım. Aslında bildiğimiz üçgen boyozun içinde ince dilim tulum peynir ve domatesle birlikte fırınlanmış hali ama yanında bir fincan çayla öyle lezzetlidir ki…

Adetimdir devamlı alışveriş ettiğim her esnafla ahbap olurum. Daha beni uzaktan görünce benim boncukları sarardı simitçi. Hep aynı simitçiden hep aynı sayıda ve her sabah. Düşününce alışkanlıkları sürdürmeye bayılıyorum gerçekten. Hatta bu kelimeyi kendim için kullanabileceğimi düşünmezdim ama muhafazakarım galiba bu konularda.

Zaman sonra o firmadan hiç istemeyerek ve elimde olmayan sebeplerle ayrılmak zorunda kaldığımda deniz manzaralı ofisim ve rahat çalışma şartlarımdan çok daha fazla boncuğu kaybettiğime üzüldüm…

Küçük şeylere sihirli anlamlar yüklemeyi seviyorum sanırım. Koca şehirde tanesi 3-5 kuruşluk hamur parçasını satan başka yer yokmuş gibi ciddi ciddi üzülmüştüm ben boncuk’a(kişileştirip kesme işareti bile kullanıyorum hatta).

Neyse izlemeyi pek sevdiğim romantik komedilerdeki gibi hüzünle başladığım lafın sonunu gururla tatlıya bağlayacağım; bu sabah yeni işimde ikinci günüm, sabah ofise geldiğimde binanın karşısındaki simitçiyi farkedip kahvaltılık birşeyler almak için iliştim hemen. Camekan tezgahın içinde ne göreyim istersiniz. Evet mucize! benim boncuktan satıyor simitçi :)) Hemen dedim sar 3 tane! Adı ne bunun dedim. Bilmem “tulum” diyorlar dedi. Ne demek bilmem “boncuk” bunun adı diyecektim ama bozmadım hiç varsın tulum olsundu adı. Koştura koştura ofise gittim, eski günlerdeki gibi önce torbanın ağzını dışa rulo ettim sonra da elim yağlanmasın diye sarılı olduğu kese kağıdından bir parça koparıp o çok özlediğim kahvaltının tadını çıkardım. Altın bulsam böyle sevinmezdim heralde.

Mutlu olmak bazen ne kolay bazen ne zor diye düşünüp sırıttım kendi halime.

Simitçi, yarın sabah yine görüşeceğiz ve ertesi sabah ve ondan ertesi sabah ve on… :))

doğrular ve yapılması gerekenler

Hayatta bir şeylere karar vermem gerektiği anlarda bana yol gösteren kendi doğrularım vardı hep. Doğrularım adına feda etmem gerekenlerin bi ucu bana ait bile olsa söküp attım her seferinde. Katı kalpliydim bu yüzden. Ya çok sevildim ya nefret edildim aynı sebepten. Hiç aldırmadım.

Hayatta ara değerler olmadı benim için, ya kabul ettim ya reddettim. Ya seviyordum ya sevmiyordum. Muğlaklıktan, fluluktan hep nefret ettim. Neysem oydum ve aynı netlikte olmak zorundaydı yakına gelmelerine izin verdiklerim.

Asabiydim bu yüzden. Yanıbaşımda doğrularımdı haklı mazeretim. Esnemeyi beceremediğimden kırıldım her seferinde. Yine de pişman olmadım çünkü hissizleşti zamanla tekrar tekrar kırılan yerlerim. Bacaklarıma sağlam basmayı, boynuma dik durmayı öğretmiştim ve düşsem de avuçlarımda toprakla kalkmayı ellerime. Her seferinde daha da sert sapladım topuklarımı toprağa ki tekrar düşmeyeyim. Ve durup yön değiştirmek yerine kırıldığımdan daha çok kırdım her ayağa kalktığımda. Güçlüydüm ya ispat etmeliydim.

Zaman sonra keşfettim ki aslında doğrular ve yapılması gerekenler var bazen hayatta. Her zaman doğru olanları yaparak devam edemiyorsun yola.

Haklı olmak, bazen sadece susmayı da bilmek demekti aslında.