dalgakıran
aylardan ya temmuzdu ya ağustos tam zamanını hatırlamıyorum zaten çok da farketmiyor şimdi. sabahın saat 5′inde kendimi çevre yolunda şehirler arası otobüs terminaline giderken buldum. daha karga bokunu bile yememişken, 6şeritli otoyolda ufka varıncaya dek görünen tek araç benim içinde olduğum araçken lanet olsun ne yapıyordum ben?..
“o” şehre dönüyordu.. bana beni karşılarmısın bile dememişti çünkü zaten orada olacağımı biliyordu.. laf arasında otobüse kaçta bineceğini söylemesi yeterliydi 600km yolun bir otobüsle kaç saat sürebileceğini hesaplamam ve her türlü aksiliğe karşı tam bir saat önce orada olmam için. Orada olacağımdan öyle emindi ki bana küçük birde biblo almıştı gittiği şehirden meşur bir kalenin kabartması işliydi üzerine. masmavi renkteydi allahım mavi benim en sevdiğim renk. bomboş otoparkta arabayı yaya çıkışına en yakın yere parketmiştim, malum yol yorardı insanı ve her şey hesaplanmıştı. otobüs tam 45 dakika gecikti. terminalin yüksek beton sütunlarının arasında her gelen otobüsü baştan sona süzerken gün ağarıyordu artık. kıytırık bir pizzanın pişmesi için bile 15 dakika bekleyemeyen ben sabahın o saatinde orada bulunan tek tük insanın arasında o’nun gelişini tam 1saat45dakika beklemiştim. ve sonra aynı anda iki otobüs birden yanaştı 4-5 peron arayla. birinin camında hangi şehirden geldiğinin yazdığı küçük tabelalardan yoktu üstelik ikisinden birinde olabilirdi. geleceğimi söylememiştim kalabalıkta beni göremeyebilirdi.. kalbimin göğüs kafesim yerine tam yutkunduğum yerde attığını hissettiğim an kalabalığın arasında, işte oradaydı. beni gördüğüne şaşırmış görünüyordu. insan ne kadar tahmin etsede emin olamıyor herhalde. tekerlekli bavulunu bırakıp boynuma sarıldı. teninin kokusuyla karışık o parfümü, adını hala bilmesemde bugün bile hatırlıyorum. onu evine götürdüm. yukarı gelmem için ısrar etti kıramadım. bana, hangi miktar krema, kahve kombinasyonunu denesem dahi tutturamayacağıma emin olduğum bir fincan nescafe ikram etti. ah kahvenin tadı hep bukadar güzelmiydi yoksa sadece o orada olduğu için mi bilemiyorum. hayatımda mutlu olduğumdan emin olduğum nadir anlardan birinde tam da olmak istediğim yerde, beni tümden kör eden o’nun yanında oturuyordum. tabiki diğer tüm güzel anlar gibi geleneğini hiç bozmadan ve hatta belki de ait olduğu zamandan dahi hızlı akıp geçti..
sonra öyle oldu böyle oldu. sarsılıp da göz kapaklarımı aralayınca farkettim sadece fırtınada ardına saklanılası korunaklı bir dalgakıran olduğumu. küçük görevime kendimi öyle kaptırmıştımki fırtınanın dinmesiyle tüm hayallerimi süslediği gibi, geldiği bu limanda sonsuza kadar kalmak yerine geldiği gibi ansızın ama bu kez sessizce dönüp gitmeyi seçmişti işte. dalgakıranlar kırılmazdı ama yine de. ya da içerden vurulduğunda zayıflayan yerleri limana girenlerden başkası göremediğinden öyle bilirdi herkes…



Hele bi’ soluklan yeğenim :)
Arada paragraf ver bi dur, bi soluklan :)
Efem geyik bir yana, yazı öyle korkunç duruyor ki, 800 sayfalık bir kitap gibi geldi gözüme. Paragraf önemli bir şey tabi.
haklısın :) giriş gelişme sonuç olmak üzere 3 paragrafa ayırdım :D
Aşkı anlatanlar aşkı kaybedendi …
çok süper yau.farkındalık ayrı bi olay.bazen üzer bizi ama bazende alışmamızı sağlar duruma :( burdada öle bi durum sezdim.daha henüz yeni buluşma anında sarılırken kendini sadece dalgakıran olarak görüp,fırtına bitince tekrar gideceğini anlamış…ve bence bu durumu kabullenip alışmasına yardımcı olmuş … ayrıca hikaye de ;yaşanmışlığını ,gerçekçi anlatımıyla belli edio.;) harika bi yazı fikrine ve kalemine sağlık :D
tek kelimeyle süper bir özetti changeable :)
tabi senn yazınada sağlık kanka ciden güzel bir hikayenin özeti neden bunu bir kitap haline getirmiyorsun bence çok tutar ;)
çok güzel yazmışsın. eline sağlık.
üstte yapılacak bütün güzel yorumları yapmışlar.
Ben destekliyorum. güzel olanları. :)
Ayrıca sansiri’ye de katılıyorum. tutar.